MUŞ TÜRKÜSÜ EFSANESİ

Eminiz ki hepiniz bir an gelip Muş Türküsü’nü mırıldanmışsınızdır. Peki hiç bu mırıldanmalarınızın herhangi birinde türkünün nasıl ortaya çıkmış olabileceği ile ilgili bir yorum yaptınız mı? Biz size kendi yorumumuzu sunalım bakalım aynı düşünceleri paylaşacak mıyız? Muş Türküsü’nün ağızdan ağıza dolaşan efsanesini türküdeki sözcüklerin yöresel anlamlarıyla harmanlayıp yapılmış olan tarihsel araştırmalardaki düşüncelerle birleştirerek kendi yorumumuzla size sunmaya çalışacağız.
“Acılı, elemli ve yaslı bir türkünün efsanesi.”
Osmanlı, Yemen çöllerinde zorlu bir savaşa tutuşmuştur. Divanlar kurulur, savaş ve şartlar haftalar boyu tartışılır durulur. Sonunda çözümün Yemen ellerine vilayetlerin birinden oluşturulacak bir alayın gönderilmesi olduğu hususunda karar kılınır.
Devletin dört bir tarafına haberler salınır. Uzun beklemelere karşın istekli çıkmaz bu çağrıya. Aslında istek olmasına olur da Osmanlı’nın istediği gibi olmaz. Değişik vilayetlerden çıkan bu gönüllü sayısı yeterli değildir. Bu sırada Muş’tan bir ses yükselir. Osmanlıya; “Hepimiz varız, gönüllüyüz Yemen çömllerine gitmeye.” derler.
Osmanlı’ya haber iletilir. Yetkililer bakar sayı yeterli, karar verilir ve Yemen çöllerine Muş halkından oluşturulan bir Redif alayı gönderilir. Muş ilinden çok sayıda genç Yemen’e “Ölürsek şehit, kalırsak gazi oluruz.” diyerek askere gitmiştir. Yemenin öldürücü sıcağı ve düşmanın ezici çoğunluğu nedeni ile gidenlerin büyük bir kısmı şehit olmuştur. İşte bu türkü gidip de dönmeyen isimsiz kahramanların, Muş’ta kalan sevdiğinin sesi, özlemi, elemi ve de acısıdır.

Havada bulut yok bu ne dumandır
Mahlede ölüm yok bu ne şivandır
Bu Yemen elleri ne de yamandır


Yemen’e giden redif alayından hemen hemen hiç kimse geri dönmemiştir. Bu kara haberin Muş’a ulaşmasıyla geleneklere göre komşularında cenazesi olan evlere baş sağlığına gelenlere ve cenaze evinin halkına yemek gönderilir. O zamanlar odundan ateşler yakılarak büyük kazanlarda yemekler pişirilirdi. Cenaze evi çok sayıda olduğundan şehrin birçok yerinde cenaze evlerine yemek gönderilmek amacıyla ocaklar kurulmuş, odunlar ocağa sürülmüştür. Bu ocaklrdan gökyüzüne doğru yükselir. Ve gökyüzünde büyük bir duman bulutu oluşurur. Bir çok evden “şivan” adı verilen ağıtlar yakılarak feryatlar yükselmeye başlar. Nişanlısı redif alayı ile birlikte Yemen’e giden ve bu kara haberi henüz duymamış olan genç kız pırıl pırıl bir ağustos günü bu ağlamaları duyup, dumanı görünce; “Havada bulut yok bu ne dumandır/Mahlede ölüm yok bu ne şivandır/Bu Yemen elleri ne de yamandır” demiştir. Ağustos günündeki duman cenaze evlerine yemek yapmak üzere yakılan ocakların dumanıdır. Mahlede gerçekten de ölü yoktur çünkü cenazeler Yemen’dedir.

Ano Yemen’dir, gülü çemendir
Giden gelmiyor acep nedendir
Burası Muş’tur yolu yokuştur
Giden gelmiyor acep ne iştir

Bu dönemde sevenin sevdiğine mektup içinde gül göndermesi adettendir. Yemen’e giden gençler sevdiklerine gönderdikleri mektupların içine Yemen’de gül olmaması ve en güzel bitkisinin çemen olması nedeniyle zarfların içinde çemen gönderiyorlardı. Mektupları alan genç kızlar zarfın içinde gül yerine çemen olduğunu görünce oranın gülünün çemen olduğunu düşünüyorlardı. Dörtlükteki “gülü çemendir” ifadesi bu şekilde doğmuştur. Muş’tanYemen’e giden askerler geri dönmedikleri için “Giden gelmiyor acep ne iştir” sözü bekleyenler tarafından söylenmiştir. Muş ilk yerleşim yeri olarak şu an Kale Mahallesi olarak adlandırılan yerde kurulmuştur ve buraya gitmek için dik bir yokuşun geçilmesi gerekmektedir. Yolun yokuş olduğunun belirtilmesinin nedeni budur.
                                                                                          Binnaz İŞLEK(8/D)   Çetin BARAN(8/B)