CAN LALE
Seni
beklemekten yorgun düşmüş bedenler, şimdi senle can
bulur, senle döner hayata... Ey beklemekten yorulmuş
bu toprağın, gecikmiş baharların biricik cananı:
Göçmen kuş yanağından süzülmüşsün toprağa, göz yaşı
gibi bittin, hasret kokar her yanın...
O kan rengi teninden ab-ı hayat süzülür, o
nazenin endamın can katar, can: Canlara..
Bu tatlı baharların, bu yemyeşil deryanın, bir nazlı
pınarısın, akarsın gönüllere...
Kıskanır seni turna, seher yıldızı, dağlar...
Türküler artık sana, sana yakılır lale...
Sevda, hasret, ana, yâr... için söylenmiş sözler,
yakılmış tüm ağıtlar, karıştığı topraktan, senin
damarlarınla, can renginle canlanır, sende öz olur
ey can...
Bir duaya açılmış ellerdir yaprakların, tevekkül
ırmağı mı içtin ey lale? Sensizlikle çatlamış bu
çorak topraklara, sabrın ile yağacak rahmetler ey
can lale...
Urartu bu toprakta gizemli uykusundan, senle uyandı
lale. O muazzam bedeni bedeninde süzüldü, senle
çıktı güneşe.
Diyojen kılıçlara eğildi senin için, o al rengin
uğruna kefen giydi Alparslan.
Diyorlar Aşık Kerem bu ilde, senle geçti kendinden,
oturup gölgesine Muş Ovası’nın... yaktığı şiirin
başına seni koydu can lale.
Bir devir – bir saltanat – koca asırlık çınar,
seninle sarhoş oldu, geçti tacından lale...
Koçeri seni sallar, sana çarpar zılgıtlar,
kıvranıyor bak Murat, sana akar ey lale...
Sana dokunmak için Rahva kapılarında bir ömür
boğuşan o deli fırtınalar, teninde fena olur,
dinilir, biter ey can!
Kızıl Ziyaret Yaylası’nda göğeren yoksul sevda, yer
yarıldı, yerlere battı bir dua ile, onuru elvermedi
kul olmadı zalime... Ey zalim, sana inat bu yoksul
damarlardan nice laleler çıktı, yine boy verdi
sevda.
Bir aşk ki, kangren eyler bedeni... Derin uçurumlara
sürükler can vereni...
Bir gün bütün sözcükler dayansa kapısına yâre
söylenmek için söylenecek sözlerin, hepsinden
özgesin sen... Bir dalın yeter lale...
Gidenler geri gelmez, nerde yiğitler Yemen? Bu
amansız yokuşta neden tükenir canlar? Analar ağıt
yakar, feryat eder analar. Kurudu ağlamaktan, soldu
gitti can lale.
Sabır taşı Züleyha’nın solmuş bedeni misin? Yoksa
Yusuf’u bekleyen Yakup gözleri misin?
Koparacaklar seni anandan, ocağından, en nazlı
zamanında uçacaksın yuvandan... Al duvaktan süzülen
yaşlar düşer toprağa. Sen de gideceksin ha, sen de
yaban ellere.
Bu ıssız diyarlarda öylesine yalnızlık, ıssız
zamanlarında öyle dolar ki insan... Karanlık
tarlalara ay ışığı düşende, bağdaş kurup yanına
doyasıya ağlamak, sana dökülmek lale...
Solmuşsun, susuyorsun, neden yaşlı gözlerin?
Gitmek vakti ne çabuk, nedir ki bu telaşın?
Günler, aylar, yolunda bekleyen yorun gözler,
doymadı, sen tükendin, ömür müsün be lale?