BİR HATIRA
Arkadaş canlısı bir çocuktu; hatta o kadar ki, “arkadaş delisi” bile denebilirdi.Arkadaşlarıyla küstüğü vâki değildi; onunla küsseler bile, sanki böyle bir tavrın anlamını bilmiyormuş gibi davranmaya devam ediyordu.
       Bir gün Gürkan küsmüştü onunla nedensizce.  Fakat umurunda değildi. Gitti, toprağı eşelemekte olan arkadaşının yanına çöktü, sohbet etmeye başladı. Bu girişimi tek taraflı kaldı ilk önce. Birkaç dakika sonra Bülent geldi yanlarına. Bülent’in yaşı onlardan biraz küçüktü; ama Gürkan, onu dışlamak için Bülent’le konuşmakta bir sakınca görmedi. Hatta arada onu kıracak lâflar da ediyordu. Biraz sonra Bülent’in önünde açıkça aşağılanıyordu. Fakat o, içten gelen bir heyecanla, kendisini küçümseyen bütün lâflara rağmen arkadaşça konuşmaya devam etti. Gürkan, çabalarının boşa gitmekte olduğunu anlayınca çıldıracak gibi oldu; ama hâlini belli etmemeye çalışıyordu. Ona döndü ve ağzını açtı. Sevinçle yüzüne baktı; demek, artık onunla da konuşacaktı... Ağır bir ithamla karşılaştı. Umursamadı. Kendisine gül uzatılmış gibi,  sakince karşılık verdi; alttan almıştı. Birkaç dakika sonra aynı davranışa bir kere daha maruz kaldı, daha sonra bir kere daha, bir kere daha... Fakat o, umursamıyordu bu saygısızlıkları. Belki kalbi inciniyordu, ama aynı şekilde karşılık vermeye değer bulmuyordu bu lâfları. Her lâfın ardından patlatılan kahkahaları da... Bu kahkahalar başka bir çocuğu mutlaka çileden çıkarırdı; fakat ondaki arkadaşlık duygusu baskın geliyordu. Bu arada toprağı eşelemeye devam ediyorlardı ellerindeki çöplerle. Yaklaşık bir saat böylece geçmişti.
         Annesi çağırdı. Gitmeliydi, ama Gürkan’ın kalbindeki buzları kırmadan  mı? İçi rahat etmezdi ki. Döndü, Gürkan’a seslendi; evlerine gelmesini istiyordu. Mahalledeki tek renkli televizyon onların evindeydi ve emindi ki, başka bir zaman olsa Gürkan can atardı o televizyondan çizgi film seyretmeye. Fakat şimdi direniyordu: Kalbindeki kötü duyguları tatmin etmek mi, renkli televizyonda çizgi film seyretmek mi? İnat etti. O da inat etti: Gürkan’ı almadan eve girmeyecekti. Bunu başarabilmek için annesinden yardım istedi ve gidip Gürkan’ın boynuna sarıldı. İsterse Bülent de gelebilirdi; yeter ki, Gürkan bu inadından vazgeçsin! Ayağa kalktılar. Gürkan’dan ses çıkmıyordu şimdi. Belli ki, şiddetli bir iç savaş yaşıyordu. Birkaç adım attılar; fakat, hayır, yeniden caymıştı bu işten Gürkan. Onun yaptığı, artık, inat değil, nazlanmaydı. Biraz sonra bayrağı indireceği belli olmuştu. Bu heyecanla ve annesinin yardımıyla kapıdan içeri adım attılar sonunda... Oturup renkli televizyonda çizgi filmleri seyrederlerken keyfine diyecek yoktu doğrusu.
        Ertesi gün mahallenin çocukları toplanmışlardı evin önüne. Maç yapacaklardı. İçinde tarifsiz bir heyecanla fırladı dışarı. Baktı: Kuru Gürkan, Mimar Sinan, Fare Faruk, Bülent, Kekeç İbrahim... Herkes orada. İşte, Beton Mustafa da göründü. Birisi elindeki patlak topla oynarken diğerleri, sanki biraz sonra Dünya Kupası finaline çıkacaklarmış gibi zıplıyor, ısınıyorlar. Artık, heyecan son haddinde! Bu heyecan yüzünden takım kurmakta bile zorlanıyorlar. Sonunda takımlar belirlendi: Her zamanki gibi, Sinan’la o başka takımlarda; çünkü ikisi de iyi oynuyor. Maç başladı. Önüne gelen topa vuruyor; taktik maktik yok! İşte, maç bu! Bir baktı, top önüne düşmüş. Bütün gücüyle vurdu ve... Takımındaki herkes aynı anda bağırdı: “Gooool!!!” Fakat karşı takım itiraz ediyor: “Hayır! Gol değil! Taş üstü...” Tartışma başlıyor: Gol mü, değil mi? Baktı ki, ortalık karışmakta: “Tamam, tamam... Gol değil. Hadi başlayın...” Bu kez kendi takımından itirazlar. Onları da razı etti ve maça devam.
          Maç bitti. Hangi takım kazandı? Ne önemi var! O neşe, o heyecan, o coşku...

A. Ratip TURAN (100.YIL ZAFFER İLKÖĞRETİM OKULU TÜRKÇE ÖĞRETMENİ)